10 Kasım 2017 Cuma

DOĞU AKDENİZ'DE ENERJİ KEŞİFLERİ VE TÜRKİYE BÖLÜM 3


DOĞU AKDENİZ'DE ENERJİ KEŞİFLERİ VE TÜRKİYE BÖLÜM 3


Doğu Akdeniz’in son yıllardaki en çalkantılı ülkesi Suriye’de açık denizlerde enerji arama çalışmaları yapmayı planlamıştır. Bu hedef doğrultusunda Suriye, 
2007 yılında ilk lisans çalışmalarına başlamıştır. Ancak 2007 yılındaki ilk tur lisanslandırma girişimine İngiliz Dove Enerji şirketi dışında teklif veren 
firma olmayınca Şam yönetimi lisans anlaşması yapmaktan vazgeçmiştir.26 2010-11 döneminde kıyılarındaki dört temel blokta hidrokarbon yatakları arama 
faaliyetlerinde bulunmak üzere yeni bir girişim başlatan Suriye ülkede patlak veren kriz nedeniyle bugüne dek herhangi bir sonuca ulaşamamıştır. 
Doğu Akdeniz’de yürütülen enerji arama çalışmalarının Türkiye açısından en önemli bölümü, GKRY’nin Kıbrıs Adası’nın güneyinde yürüttüğü ruhsatlandırma 
ve sondaj çalışmalarıdır. GKRY’nin bölgede tek taraflı yürüttüğü sondaj ve ruhsatlandırma çalışmaları hukuk, ekonomi, siyasi ve güvenlik bakımlarından 
Türkiye’yi hem doğrudan, hem de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) üzerinden ilgilendirmektedir. Arap Baharı nedeniyle zaten sıkıntılı 
bir süreçten geçen bölgede, barış ve istikrarın sürdürülmesi için tek taraflı tutumlardan ziyade işbirliğinin tercih edilmesi önem arz etmektedir. Ancak 
GKRY’nin bugüne kadar potansiyel enerji yataklarının paylaşımı noktasında sergilediği tutumun uzlaşmadan yana olduğunu söylemek biraz zor olacaktır. 
Rum Yönetimi’nin tutumu ve konunun hukuki boyutu çalışmanın ilerleyen bölümlerinde ele alınacaktır. Şimdilik sadece Rum Yönetimi’nin Adanın 
güneyinde sürdürdüğü sondaj çalışmalarında bulduğunu açıkladığı enerji yataklarına değinilecektir. 

GKRY, 2006 yılında Kıbrıs Adası’nın güneyinde yer alan ve 2 Nisan 2004’te tek yanlı ilan ettiği MEB sınırları içerisinde kalan 51,000 km2’lik bir sahada 

enerji keşif çalışmaları yapmaya başlamıştır. Rum Yönetimi, çalışmalar neticesinde elde ettiği sismik verilere dayanarak doğal gaz ve petrol arama 
ruhsatı vermek üzere 2007’de uluslararası ihaleye çıkmıştır. İhale şartlarında keşif sahasındaki 11 parsel üzerinde üç yıl boyunca hidrokarbon araştırması 
yapılması öngörülmüştür. Rum Yönetimi’nin düzenlediği bu ilk tur ihaleye sadece üç şirket cevap vermiştir. Rum Yönetimi cevap veren şirketler arasından 
Amerikan Noble Enerji şirketini seçerek ihale kapsamında bulunan on ikinci parsel üzerinde araştırma yapmak üzere ruhsatlandırmıştır.27 Bu gelişmeler 
üzerine Noble Enerji, 19 Eylül 2011 tarihinde on ikinci parsel üzerindeki sondaj çalışmalarına başlamıştır. Şirket yaklaşık üç ay sonra Aralık 2011’de 
on ikinci parselin güneydoğusunda yer alan ve Afrodit olarak adlandırılan sahada, ortalama rezervi 198 milyar metreküp olan doğal gaz yatağı bulduğunu 
açıklamıştır.28 

Aslında bu doğal gaz yatağı Kıbrıs Adası etrafında şu ana kadar keşfedilen tek enerji yatağıdır. Ultra-derin olarak adlandırılan bir alanda bulunduğu için 

çıkarma maliyetlerine kıyasla ekonomik değeri tartışılmaktadır. Ancak burada bulunan doğal gaz, Rum Yönetimi’nin MEB dâhilinde olduğunu iddia 
ettiği ve henüz ruhsatlandırılmamış diğer parsellere olan ilgiyi büyük ölçüde artırmıştır. Nitekim Rum Yönetimi, 11 Şubat 2012’de ruhsatlandırılmamış 
parseller için ihaleye çıktığında aralarında TOTAL, ENI, PETRONAS ve GAZPROMBANK gibi dev enerji şirketlerinin de bulunduğu beş özel şirket 
ve on konsorsiyumdan toplam on beş teklif almayı başarmıştır.29 

Rum Yönetimi’nin ikinci ihalesinde Doğu Akdeniz’deki enerji sorunları açısından önem arz edecek iki konu dikkat çekmektedir. İlk olarak Türkiye’nin 

doğrudan kendi MEB’i ile çakıştığını ilan ettiği parseller (1 ve 4. Parseller) için ya teklif veren olmamıştır ya da teklif verildiği halde ruhsat verilmemiştir 
(5, 6 ve 7. parseller). İkinci konu ise ruhsat verilen şirketlerin büyük ve güçlü ordulara sahip ülkeler arasından seçilmiş olmasıdır. Rum Yönetimi bir yandan 
Türkiye’nin uyarılarına karşı ihtiyatlı davranırken, diğer yandan da herhangi bir sorun karşısında caydırıcı askeri güce sahip olan ülke şirketlerini devreye 
sokarak kendini koruyabilecek paratoner yapının oluşması için özen göstermektedir.30 

<  GKRY, 2006 yılında Kıbrıs Adası’nın güneyinde yer alan ve 2 Nisan 2004’te tek yanlı ilan ettiği MEB sınırları içerisinde kalan 51,000 km2’likbir sahada enerji keşif çalışmaları yapmaya başlamış ve 2007 yılında uluslararası ihaleye çıkmıştır. >


Ne Kıbrıs Adası’nın etrafındaki, ne de Doğu Akdeniz havzasının genelindeki enerji rezervi ve bu rezervin ekonomik değeri henüz tam olarak hesaplanabilmiştir. 

Bölgedeki enerji potansiyeli ile ilgili tartışmalar devam etmektedir. En iyimser tahminlere göre Doğu Akdeniz havzasında parasal değeri 3 trilyon 
dolara ulaşan 15 trilyon metreküpe eşdeğer hidrokarbon yatağı bulunmaktadır. Bu rakamlar bile İran’ın ispatlanmış rezervlerinin sadece yarısı kadardır. 
Ancak büyüklüğü ne olursa olsun Akdeniz’in derinliklerinde var olduğuna inanılan enerjinin paylaşımı ile ilgili konular daha şimdiden bölge ülkeleri 
arasında sorun teşkil etmeye başlamıştır. En büyük sorunlardan birisi deniz yetki alanları paylaşımı konusunda yaşanmaktadır. O nedenle konuya kısaca 
uluslararası deniz hukuku çerçevesinden bakmakta fayda vardır. 

Doğu Akdeniz’deki Deniz Yetki Alanı Sınırlandırma Sorunları 


Zamanla gelişen teknolojik imkânlar, devletlerin açık denizlerdeki doğal kaynaklardan yararlanmasını mümkün hale getirmiştir. Bu durum ise açık denizlerin kullanımı ile ilgili bazı düzenlemelerin yapılmasını zorunlu kılmıştır. 1958 yılında Cenevre’de toplanan ilk deniz hukuku konferansının deniz yetki 

alanlarının paylaşımı ile ilgili böylesi bir zorunluluktan doğduğu söylenebilir. Nitekim bu konferansta daha ziyade örf ve adet hukuku üzerinden yürüyen 
denize ilişkin kurallar tedvin edilmiş; yeni kavram ve kurallar kazandırılmak suretiyle deniz hukukunun gelişimine katkıda bulunulmuştur. 1960 ve 1973- 
1982 yılları arasında toplanan ikinci ve üçüncü deniz hukuku konferanslarıyla devletler hem deniz hukukunun gelişimine katkıda bulunmaya devam etmiş, 
hem de denizler üzerinde sahip oldukları kullanım haklarını büyük ölçüde genişletmiştir.31 

1958 konferansı sırasında imzalanan Kıta Sahanlığı Sözleşmesi ile Kıta Sahanlığı ilk kez bir hukuki kavram olarak tanımlanarak devletlere bu alan içerisinde 

kalan deniz ve deniz altındaki topraklarda münhasır kullanım hakları verilmiştir. Üçüncü deniz hukuku konferansları sonunda imzalanan Birleşmiş 
Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nde (BMDHS) devletlere kıta sahanlığı ile verilen haklar daha da geliştirilerek teamülen uygulanan Münhasır Ekonomik 
Bölge kavramı pozitif bir hak olarak düzenlenmiştir. Çalışmamız açısından önemli olduğu için bu iki kavramın kısaca bilinmesinde fayda vardır. 

 <  En iyimser tahminlere göre Doğu Akdeniz havzasında parasal değeri 3 trilyon dolara ulaşan 15 trilyon metreküpe eşdeğer hidrokarbon yatağı bulunmaktadır. >



Kıta Sahanlığı 


En kısa tanımıyla kıta sahanlığı kıyı devletinin deniz altındaki jeolojik doğal uzantısıdır. Kıta sahanlığı hukuki bir terim olarak ilk defa ABD başkanı 

Truman’ın 28 Eylül 1945’te yayınladığı bir bildiride gündeme gelmiştir. Kıta sahanlığının yer altı ve deniz yatağı tabii kaynaklarının kullanımına ilişkin 
bu bildiri ile ABD kendi pozisyonu açısından kavramın kapsadığı dış hatları ve bu hatlar içinde kalan alanda talep ettiği kullanım haklarını belirtmiştir. 
Zamanla Truman bildirisinde dile getirilen hususlar başka devletler tarafından da olumlu karşılanmış ve kıta sahanlığı kavramı devletlerarası hukukun bir 
parçası haline gelmiştir.32 Kavram ilk defa 1958 yılında toplanan birinci deniz hukuku konferansı sırasında tanımlanarak uluslararası deniz hukukunda bir 
norm olarak kabul edilmiştir. 1958 Kıta Sahanlığı Sözleşmesi’nde kıta sahanlığı; 

“a) Sahillere bitişik fakat karasuları dışındaki ve 200 metre derinliğe kadar veya bu sınırın ötesinde bulunup da üzerindeki sular derinliğinin oradaki 

doğal kaynakların işletilmesine olanak verdiği noktaya kadar uzanan, su altı alanlarının deniz yatağını ve toprak altını; 

b) Adalar sahiline bitişik bu çeşit denizaltı bölgelerinin deniz yatağı ve toprak altını ifade etmek için kullanılır” şeklinde tanımlanmıştır.33 


Gelişen teknolojik imkânlar göz önünde bulundurularak kıta sahanlığı kavramı üçüncü deniz hukuku konferansları sırasında yeniden ele alınmış ve 1982’de 

imzalanan BMDHS’nde kıta sahanlığının dış sınırı, Münhasır Ekonomik Bölge kavramı ile de uyumluluk arz etmesi için derinlik değil mesafe ölçütüne 
bağlanmıştır.34 Buna göre 1982 BMDHS’nde kıta sahanlığı; “ kıyı devletinin karasularının Ötesinde, bu devletin karasuları genişliginin Ölcülmesinde kullanılan esas hatlardan itibaren 200 mile kadar uzanan ve kara ulkesinin dogal uzantısı olan deniz yatakları ile bunların toprak altıdır” şeklinde tanımlanmıştır.35 

  Kıta sahanlığı kıyı devletinin deniz altındaki jeolojik doğal uzantısıdır.1982’de imzalanan BMDHS’nde kıta sahanlığının dış sınırı, Münhasır Ekonomik Bölge kavramı ile de uyumluluk arz etmesi için 200 mile kadar uzanan ve kara ülkesinindoğal uzantısı olan deniz yatakları ile bunların toprak altıdır şeklinde tanımlanmıştır. 



4 CÜ BÖLÜM İLE DEVAM EDECEKTİR.



***


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder